bir sürü "neden" - Şebnem Seçkiner | Mükemmel anne yoktur, kendimizi kandırmayalım...
Loading

bir sürü “neden”

Yemek sorunumuzu aştık gibi. Yani az ya da çok yiyor aetık bir şeyler. Sadece sebze sorunumuz var, o da geçecek… Yeme konusundaki manyaklığım açık bir şekilde günden güne düzeliyor.

Büyüdükçe çok tatlı oluyor cadı. Bıcır bıcır konuşması beni kendimden geçiriyor. Her şeyi soruyor. Geçen gece yanında uyuyakaldım, kalkmış bana bakmış bakmış “o yastık sana ait değil, bana ait” diye yastığımı çekerek uyandırdı beni. Güler misin, kızar mısın??? Bir de “neden”e taktı. “Neden aydede var, neden dünya dönüyor, neden uykum geldi, neden yoruldum, bunun adı neden sinek, neden karnım acıktı, neden adamlar dansediyor, neden çöp arabası geliyor, neden güneş battı, neden evde yaşıyoruz, neden burnumda sümük var…” Bıkmadan usanmadan cevap veriyoruz Arkın da ben de. Bazen tıkanıyoruz, konuyu değiştiriyoruz. Ama o sormaktan vazgeçmiyor, yarım saat sonra aynı soruyla çıkıyor karşımıza.

 
“Kafam neden dönmüyor”       

Dün “arkasını dönmeye” taktı. Çıkartmaları çok seviyor. Koridordaki gömme dolabın kapağı, portmantonun kapağı ona ait. Oraya istediği her şeyi yapıştırabiliyor. Ben de her gördüğümü alıyorum. Günde 200 tane yapıştırdığı bile oluyor. İş Bankası Yayınları’nın hikayeli çıkartma kitaplarını çok seviyorum. Dün onlardan aldım gittim eve. Kitabı açtık, yapmaya başladık ama o kitaba değil yine dolap kapağına yapıştırmak istedi hepsini. Dubar boyayan filler vardı. Tabii arkaları dönük… Israrlar yüzlerini görmek istediğini söyledi. Ona bunun mümkün olmadığını, bu şekilde çizildiklerini anlattım. Sonra arkamı döndüm ve “bak ben şimdi arkamı döndüm ve sen benim yüzümü göremiyorsun” dedim. Arkın da aynı şeyi yaptı. O da hemen aynanın karşısında geçti ve arkasını döndü. Sorun şu ki bu şekilde kendini görmek istedi. Başını çeviremiyor, kendi etrafında dolanıyordu. Kuyruğunu yakalamaya çalışan kediye benziyordu. Biz gülmemek için zor tutuyorduk kendimizi çünkü nasıl sinirli anlatamam… “Kafam neden dönmüyor” dedi. Yine oturup kendisini görmesinin mümkün olmadığını açıkladım. Merakı geçsin diye de arkasını dönük halde fotoğrafını çektim gösterdim. Arkası dönükken nasıl göründüğünü öğrenmiş oldu böylece. Yaşasın teknoloji.


Mother finger

Teknoloji demişken, en kızdığım şeyi yapmak üzereyim… Küçücük çocukların elinde iPod görünce kızıyordum eskiden ama şimdi ben de bir iPod almak istiyorum ona, çünkü benim iPhone evde “uçak modunda” yaşıyor. Zaten sırf hanımefendi için yüklediğim 6 oyun var. Şarkı dinlemeyi çok seviyor. Türkçe programların da ne kadar az olduğu ortada. Yüzlerce İngilizce şarkı yükledim. Bu sayede de needeyse bütün yabancı çocuk şarkılarını biliyor. İngilizce telaffuzu da süper. “Mother finger, mother finger where are you? Here I am, here I am how do you do”yu o kadar güzel söylüyor ki, dudaklarını koparasım geliyor. “Seni yemek istiyorum” diye kucağıma aldığımda da cevap hazır “ben yemek değiyim, ben ırmayım!” Bilmiş cüce.
 
Aşı kabusu
Bu aralar 2,5 yaş aşısını yaptırmam lazım, Hepatit A. Ama hiç istemiyorum. Çünkü tam doktorla barışıp ağlamamaya başlamıştı, aşı günü yine her şey tersine dönecek. Hemen doktor sonrası onu bir yere götürüp eğlendirmemiz lazım. Zaten tatil günleri “ne yapsak da kızla güzel zaman geçirsek” diye düşünerek geçiyor. İki hafta önce annemin damarlarının tıklaı olduğunu öğrendiğimde dünya başıma yıkılmıştı ama hayat evde devam ediyordu. Moralim bozuk diye onunla oynamama lüksüm yoktu. Aldık onu da bayramda iki günlüğüne bile olsa tatile gittik, bol bol yüzdü, akşamları çıkardık, lunaparka götürdük. Evde yine binbir türlü oyun oynadık… Aklımda annem olsa da sürekli oyun modundaydım. Anjiyo günü annemin ameliyat olma ihtimaline karşın, elimde bavulla çıktım evden. Hastanede kalacaktım çünkü… Çıkarken de onu en az 20 kere öptüm, nereye gidersem gideyim mutlaka en geç sabaha karşı dönmüştüm. Ama şimdi 2 gün belki daha fazla görememe ihtimalim vardı cankızı. Anjiyo sonrası her şeyin temiz olduğunu öğrendiğimde, annemin sağlığına olduğu kadar cadı kızı bırakmak zorunda kalmadığıma da sevindim…

Sen misin koşan?

Çok özlüyorum çünkü. Hatta bu özleme işinin abarttım. Geçenlerde metrobüs yerine arabayla döndüm eve. Trafik falan derken 40 dakikalık yol, 1.5 saat sürdü. Eve 2 apartman kala arabadan inip koşmaya başladım. O kadar özlemiştim ki. Arkın’ı arayıp “apartmanın kapısını şimdiden açar mısın, 1 saniye bile beklemek istemiyorum” dedim. Telefonu kapadım ve kendimi dizlerimin üzerinde yerde buldum. Korkunç canım acıdı. Telefon bir yere, çanta bir yere, ben bir yere… Koşmaya devam ettim. Eve girdiğimde dizlerimden, ellerimden ve dirseklerimden kanlar akıyordu. Tabii gözümden de yaşlar. Çünkü hem canım acıyordu hem de olanı yediremiyordum. Çocuğa erken sarılmak için eve yetişmeye çalışırken, eve kan revan içinde girdim. Şok oldu beni görünce. O kadar ağrım vardı ki kapının önünde yere yığıldım resmen… “Annecim noydu sana” deyip sarıldı. Akan kana bakıp dudak büküyordu. Önüme bakamadan koştuğumu, dikkat etmediğim için de düştüğümü anlattım. Aslında hastaneye gitmem gerekiyordu fakat bırakamadım onu. Şansıma, evin tam karşısıncdaki eczane nöbetçiydi. Arkın hemen gidip Baticon, yara bandı, gazlı bez aldı ve güzel bir pansuman yaptı, bacaklarımı sardık oturdum. Canım acıya acıya yedirdim, oyun oynadım, uyuttum. O kadar etkilenmişti ki, gece “anne” diye uyanıp ağladı kaç kez. Dün de ben eve sargılarla girince biraz baktı, gözleri doldu ama konuyu değiştirdim hemen. Arkın da ilaç sürdü, sonra da ona yaraların geçmeye başladığını anlattım. Anne olmanın böyle yanları da var işte. Bu yaşta, acıdan ağlasan bile çocuğuna çaktırmıyorsun. Yerde oturman çok zor olsa da, oturup onunla hamur oynuyorsun, legolarla kule yapıyorsun. Düz yürüyemesen de, o anlamasın üzülmesin diye dimdik yürüyor, köşeyi dönünce topallamaya başlıyorsun. Her şey o mutlu olsun hiç üzülmesin diye. Kızım sağlıklı ve mutlu olsun, gerisi hikayeden başka bir şey değil…

 

Leave a Reply