Yer: Bizim ev, Saat: 19.30 ve sonrası – Şebnem Seçkiner | Mükemmel anne yoktur, kendimizi kandırmayalım…
Loading

Yer: Bizim ev, Saat: 19.30 ve sonrası


İş hayatına döndüğüm geçen Temmuz’dan bu yana, en erken 19.30 gibi dönebiliyorum eve. Eski iş Levent’teydi ve akşam 19.00’da bitiyordu mesai. En erken 20.00 gibi giriyordum evden içeri. Kabustu! Şimdiki işim 18.30’da bitiyor ve Anadolu yakasında. Eve gelişim 19.30’u buluyor. Çalışan her annenin söyleyeceği gibi, mesai eve girince başlıyor.

Yolda eve gidince yapacağım duşun hayalini kurarken, bir bakıyorum gece 12 olmuş ben ancak duş alabiliyorum. Evden içeri adımımı atar atmaz, ilk yarım saat Irmak Hanım’ın kaprisleriyle geçiyor. Aklı sıra çalıştığım için cezalandırıyor beni. Öyle ki bazen o yarım saatlik sürede ellerimi bile yıkayamıyorum. Onu sakinleştirmeye çalışırken koca bey sofrayı hazırlamış oluyor (evet bu açıdan çok şanslıyım, Arkın eve 18.40’ta geldiği için en azından bir de yemek hazırlamakla uğraşmıyorum.) Adamcağız haklı, benimle iki kelime laf etmek istiyor, ama ben sofrada bir yandan yemeye çalışıyor diğer elimle de Irmak’ı yediriyorum. Ve çoğunuzun tahmin edeceği gibi bizi konuşturmuyor cadı. Bir an önce yemek faslının bitmesini istiyor haklı olarak. Sürekli “anne yemeğin bitti mi” diye soruyor. Genellikle tabağımı yarım bırakarak kalkıyorum sofradan. Hem Irmak’a laf yetiştirmeye çalışıyorum hem de Arkın’ın sorularını cevaplamaya. Yazık genellikle ben cimcimeyle iletişim halinde olduğum için onun soruları cevapsız kalıyor. Sofrayı imece topluyoruz ve bu sefer üçümüz oynamaya başlıyoruz. Şanslı günümdeysem, baba kızı 10 dakika bırakıp acele bir şekilde duş alıyorum. Saçı kurutmama fırsat kalmadan oyun içinde buluyorum kendimi. Yok eğer o gün herkesin keçileri üstündeyse benim duş kalıyor gece yarısına. (Sinuzit ağrılarımın neden tavan yaptığını sorgulamamak gerek.)

Sonra Arkın TV karşısına geçiyor ve anne kız oyunlarımıza dönüyoruz. Evcilik falan oynadığımızı sanmayın. Sırtımda dolaşmaca, ebelemece, saklambaç… En başından beri biz ikimiz sakin oynayamıyoruz. Bizim oyunlarımız genellikle koşmalı,hoplamalı, zıplamalı. Çok nadir oyun hamuru oynuyoruz. Bir de son iki aydır, şekilli delgeçlere takıldık. Kağıt kesiyoruz, deliyoruz, yapıştırıyoruz, sonra da duvara asıyoruz. Yoruluyorum tabii ben de. Arada telefonu kurcalamak, iki tweet atmak istiyorum. Bozuluyor ben telefonu elimealınca, bırakıyorum. Duş almak lüks iken, bakım yapmaktan falan hiç söz etmiyorum bile. 

SOHBET İÇİN UYANDIRIYORUM

Derken saatler 22.00’u gösteriyor ve uyku saati geliyor cimcimenin. Çiş yapma, el yüz yıkama, diş fırçalama faslından sonra giriyoruz yatağa. Bazen 5 dakikada uyuyor, bazen 1 saatte. En çok bozulduğum şey onu uyuturken, benim de uyuyakalmam. Ki, haftanın 3 günü böyle sonuçlanıyor uyku maceramız. Sabaha karşı boynum sırtım tutulmuş bir vaziyette kalkıyorum onun yatağından. Eğer uyuyakalmazsam hevesle salona bir geliyorum, beyimiz ya uyumuş ya da bilgisayarı bağlamış TV’ye dizi izliyor. Uyuduysa ite kaka uyandırıyorum, dizi izliyorsa da ben de geçiyorum kendi bilgisayarımın başına. Neyse ki televizyonla hiç aram yok. Ne bir dizi vardır izlediğim, ne de program. Olsa, bunalıma girerim demek ki… Çok iyi günümdeysem kitap okuyorum ve okurken uyuklamamak için dudaklarımı ısırıyorum. O akşam Arkın’la hiç konuşamadıysak da gözüme uyku girmiyor. Sırf sohbet edebilmek adına kendisini uyandırdığım günlerin sayısı hiç de az değil. Artık o da alıştı. Fazla söylenmiyor. Ne yapayım, yanı başımdaki adamı özlüyorum. Uyansın da az biraz sohbet edelim, günün kritiğini yapalım.

Amacım babaları kötülemek değil, sakın yanlış anlamayın. Ancak bazı gerçekler var ki kimse aksini söyleyemez. Bir baba ne kadar yoğun çalışırsa çalışsın, TV izlemeye de telefonla konuşmaya da fırsat buluyor. “Ben maç izlemeye gidiyorum” diyerek kapıyı çekip çıkıyor. Mesela ben Irmak uyumadan telefonla konuşmaktan da hoşlanmıyorum. Kızımla geçireceğim zamandan çalınıyormuş gibi sanki… Zaten çoğu telefonu içeriden gelen isyanlar yüzünden kapatmak zorunda kalıyorum. Perşembe akşamı da mesela Arkın’ın sesine kapadım telefonu. “Şebnem çabuk gel Irmak çiş kaçırdı.” E, senin elin yok mu? Ben senden farklı ne yapıyorum ki bu gibi durumlarda? Eskiden söylenirdim, böyle sahnelerin ardından mutlaka tartışma çıkardı, artık sesimi yükseltmiyorum. Onca zaman isyan ettim de ne oldu? Sonuç aynı. “Biriyle konuştuğumu bile bile ne bağırıyorsun” bile demeden telefonu kapadım, kızı yıkadık beraber, sonra giydirdim, makineyi çalıştırdım… “Özel ihtisas gerektiren bir iş” değil mi? Bir zor, bir zor anlatamam. İyi ki kapatmışım telefonu!

Bence babaların hiçbir şeyden geri kalmamalarının nedeni “çalıştıkları için vicdan azabı duymamaları. Ama biz çalışan anneler, bir yandan evde oturamıyor diğer yandan da vicdan azabı duyuyoruz ve her saniyeyi çocuklarımızla geçirmek istiyoruz. Mecbur kalmadıkça ertesi gün yine işe gideceksek ve gündüz görüşemeyeceksek,akşam bırakıp çıkmıyoruz, odaya kapanıp TV izlemiyoruz,balkonda uzun telefon görüşmeleri yapmıyoruz. İşin ilginci,bundan şikayet de etmiyoruz. Yazdıklarım aman yanlış anlaşılmasın, olayım şikayet değil, bunların hepsini isteyerek yapıyoruz. Ben Irmak’la akşam 3 saati doya doya geçiremezsem, kesin bunalıma girerim. O zaman işimden de soğurum hayattan da. Ancak babalar için durum böyle değil. Onlar ne vicdan azabı çekiyorlar ne de her şeye yetişmeye çalışıyorlar. Fırsat buldukları an kaçıyorlar.

Bizim baba da arada sırada kaçmayı sevenlerden fakat hakkını yiyemeyeceğim çünkü şu da bir gerçek ki şanslı annelerdenim. Can koca bana evde çok yardım ediyor. Irmak çok bebekken ne yapacağını bilemediği için ev işlerinin neredeyse tamamını Arkın yapardı (Hafta sonları tabii ki). Şimdi ise kızla vakit geçirirken ben 3-5 bir şey yapabiliyorum. Ben Irmak’ı uyuturken, çamaşır asıyor, makine boşaltıyor. Aksini düşünemiyorum zaten. Ya sürekli kavga çıkardı evde ya da dağınık, korkunç bir evde yaşardık. Tamam, son cümleyi geri alıyorum, evimiz çok toplu değil ama huyumuz kurusun. Toplu olamıyoruz biz ailece, mutlaka ortalıkta bir şeyler yayılmış olacak. Yani ev “yaşayacak.” (Bu da benim bahanem işte…)


Irmak’ın son bombaları

– Anne, ben sihirbaz olsam ne yaparsın?
– Hayatım, kart oynamaya ne dersin? !!!!
– Ben de büyüyünce Alev Teyze doktoru olucam. (Doktorunun adı Alev 🙂 
– Anne, sen karpuz yapmayı biliyor musun?
– Baba, sen annemin en yakın arkadaşı mısın?
– Canım annem, sen benim dostumsun…
– Bugün okul tatil mi anne? (Haftada 3 gün sadece 2 saat okula gitmesine rağmen neredeyse her sabah okula gitmemek için ağlayarak uyanıyor.)
– Anne, baba, biriniz yanıma gelin, ben kendi kendime uyuyamam. (Gece uyanınca böyle bağırıyor)
– Bana su verir misin evlat? (Babasından su isterken)
– Evde üçümüz oturuyoruz, beni arıyor: “anne nerede, gören var mı çocuklar?” 
– Bir bardak suyu tek seferde içiyor ve bombayı patlatıyor: “Anne bak kafaya gittim!”

One comment

  1. ben de evde iş yapmak yerine oyun oynamayı tercih ediyorum, yapılacakları o uyuduktan sonra yapıyorum ama ne yazık ki çoğu zaman ben de uyuya kalıyorum.
    Bizim evde yaşıyor anlayacağın 😉

Leave a Reply