Günler geçiyordu ve deniyorduk - Şebnem Seçkiner | Mükemmel anne yoktur, kendimizi kandırmayalım...
Loading

Günler geçiyordu ve deniyorduk

Birazdan okuyacağınız yazıyı çok eski bir arkadaşım kaleme aldı. Evlenme, çocuk sahibi olma hikayelerini anlattı. Eskiden daha sık görüşürdük, şimdi sürekli bir araya gelemesek de kalpler bir. Ama bir şey söyleyeyim mi, okuduktan sonra ışınlanmak istedim yanına. Daha devamını da yazacak. Ben sözü uzatmıyorum, kendisine bırakıyorum. Ayrıca bana teşekkür de borçlu değil. Ama yazısına dokunmayacağım için bıraktım o cümleyi orada. Biz sadece dertleştik, o kadar.  Evlilik ve hamilelik sürecini bir erkekten duymak… Hislerimi tarif edemiyorum.

Bu yazıyı yazmanın ana sebebi, Şebnem “Manyak Anne” Seçkiner’e bir teşekkür borçlu olmam. Kafamın karıştığı, çaresiz kaldığım, işin içinden nasıl çıkacağımı bilemediğim bir zamanda bana sözleri ve yazdıkları ile yardımcı oldu. Dostlar da bunun içindir değil mi? Bazen yaşadığınız sıkıntıyı sizden önce yaşayanların paylaştıkları, omuzlarınızdaki yükü hafifletebilir.

2013 yılında evlendim. Eşimle 6 yıldır birlikteydik. Evlenmek için acelemiz yoktu. Hayatta yapacak birçok önemli şey vardı. Para kazanmalıydık, başarılı olmalı ve dünyayı görmeliydik. Ben çocuk yapma vakti geldiğinde evleniriz diye düşünüyordum. Nasılsa, evlendikten iki gün sonra çocuğunuzu kucağınıza teslim ediyorlar zaten. Önemli olan tek şey sizin karar vermeniz, değil mi? Günler günleri kovaladı ve evlendiğimizde ikimiz de 35 yaşındaydık.

Düğünümüzde babam oldukça bitkin görünüyordu. Tüm bu koşturmaca onu yormuştur diye düşündüm. Bu yorgunluklar birkaç kere daha tekrar ettiğinde onu kontrole gitmeye ikna edebildik. Kanser olduğunu öğrendik. 81 yaşındaydı. 2 ay vaktimiz olduğunu söylediler. Ona bir torununun olacağını söylemeyi çok istiyordum. En azından böyle bir şeyin olacağını ona söyleyebilmek. Babam, bana “Emin olmadan etrafa haber verme evladım, sonra üzüntü olur” demişti. Hayatımda ilk kez benim elimde olmayan bir şeyi istediğimi fark etmiştim.

Söyledikleri gibi iki ayın sonunda, babam kucağımda son nefesini verdi. Ondan sonra zaten her şey tepetaklak oldu. Kendimi siyaset gibi saçma sapan, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğim bir şeyin içine sokmuştum. İşlerim zaten iyi gitmiyordu. Evliliğimi ertelemişim, bir çocuğum yoktu. Yavaş yavaş kendimi insanlardan soyutlamaya başladım. Dedemden babama, ondan da bana kalan bahçeye hapsettim kendimi. Vaktimi orada geçiriyordum. Her şey anlamsız ve gündelik geliyordu. Akşam eve döner, eşim yattıktan sonra bilgisayarımın başında ağlardım. Benim de vaktimin tamamlandığına karar vermiştim. Gece yattığımda her halde beni de bu gece alırlar diye düşünüyordum. Sabah yeniden uyanıyordum. Hayatta olmama şaşırıyordum.

Babamı kaybettikten sonraki iki yıl boyunca üzerimdeki üzüntü biraz hafifledi. Siyaseti azalttım. İşlerim biraz yoluna girdi. Bana emanet edilen bahçe ile ilgilenmenin aslında ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu anlamaya başladım. O bahçede ölümü, doğumu, büyümeyi ve mevsimleri görebiliyordum. Küçük bir evren gibiydi.  Çocuk. Çocuksa piyango gibiydi. Her ay, bir heves bir heyecan bekliyorduk. Hiçbir halt olmuyordu. Eşim çocuk sahibi olmak için bir doktorla görüşmemiz konusunda sonunda ikna oldu. 8 yıl boyunca her türlü operasyonu geçiren ancak çocuk sahibi olamayan kız kardeşi  yüzünden endişeliydi. Kendi başına da aynı şeylerin geleceğini düşünüyordu.

Evin yakınındaki bir tüp bebek kliniğine gitmeye başladık. İnsanlar gayet iyiydi. Kontroller, ilaçlar. Günler geçiyordu ve biz deniyorduk, deniyorduk. Önce bir aşılama denedik, başarılı olmadı. Neden başarılı olmadığını sorduğumda, bana bir cevap veremediler. Bunun rastlantısal bir olay olduğunu ve aşılamanın başarıyı yüzde 10-15 artırabileceğini söylediler. Bir bilgisayar mühendisi olarak tatmin olmamıştım. Her çalışmayan şeyin sebebinin bulunup tamir edilmesinin gerektiği; her şeyin ölçülmesi, takip edilmesi gereken bilimsel bir disiplinden geliyordum. Bu bana yanlış geliyordu. Yine de çenemi kapattım. “İçki içiyor musun? Sigara içiyor musun? Yok. O zaman sıkıntı yok.” diyorlardı. Değerlerim kabul edilebilir sınırlardaydı. Sonradan öğrendim ki Dünya Sağlık Örgütü benim gibi salakları oyalamak için kabul edilebilir değerleri her yıl biraz daha aşağı çekiyormuş.

İkinci aşılama denemesi de başarısız olmuştu. Kapalı bir odada, saçma sapan filmlere bakarak çocuk sahibi olmaya çalışıyordum. “Hah, sana da bu müstehak zaten” diyordum. Gerçek insanların peşine düşmektense, bir ömür bilgisayar başında resimler, videolar izlemiş bir adama da çocuk sahibi olmanın sanalı müstehaktı.

Eşim bu sürecin tahmin ettiği kadar korkutucu olmadığı sonuca varmıştı. Onu en çok hormon ilaçları zorluyordu. Özellikle transfer öncesi anneyi hazırladıkları son durum zordu. Dışarıdan sakin makul bir insan gibi gözüken eşim bildiğin canavar oluyordu. İlk denemede boş bulunmuş, kızgınlıklarına yanıt vermiş, sonunda parklardan sağdan soldan eşimi arayıp bulmam gerekmişti. İkinci denemede tecrübeliydim. Üstüme attığı tencere tavaları yerden alıp sakince “A ne ayıp, insan eşine tencere tava atar mı?” diyerek geri yerine koyuyordum.

Sırada tüp bebek vardı.

Tüp bebek sürecinin maliyetleri de daha fazla. İlaçları da daha kuvvetli. Sonundaki transfer işlemi de mini bir ameliyat. Dolayısı ile süreç sonrası da iyi bir hasta bakımı gerektiriyor. Bizim denememiz oldukça iyi geçmişti. Anneden 13 yumurta almışlar. 9 embriyo gelişim göstermişti. Bunların ikisini transfer edecek, ikisini de sonra kullanmak üzere donduracaklardı. Eşim bir haftaya yakın evde yattı. Annesi de bir aya yakın bizde kaldı. Sonuç: Başarısızlık. Açıklama: Yok. Yine aynı şey olmuştu. Parasını bile ödemeyi bitiremediğim bir denemeden yine başarısızlık ile çıkmıştık. Belli etmesem de ben de yıkılmıştım.

Yumurtalar gelişmiş, döllenmiş ama gebelik gerçekleşmemişti. Acaba bu rahimde tutunmanın olacağı bölge ile mi ilgiliydi? Embriyolar genetik olarak hasarlı mıydı? Tutunma olmuş sonrasında mı gebelik sonlanmıştı? Bizim sorularımızla uğraşacak vakitleri yoktu. Anne biraz kendine geldikten sonra tekrar deneyecektik.

İşte bu dönemde, Şebnem ile konuşma fırsatım oldu. Bana kendi hikayesini ve Manyak Anne’yi neden kurduğunu anlattı. Eğer Şebnem ve diğer arkadaşlarım olmasa idi belki bu süreci sabırla atlamazdım. Eşim, “Eğer çocuğumuz olmazsa benden ayrılır mısın?” gibi sorular sormaya başlamıştı. Eşimi seviyordum. Ben dua ediyordum ve elimden geleni yapmaya çalışıyordum.

Bir diğer doktor ile daha görüşmeye karar verdik. Kuzenim, eşinin ve yengemin doktoru olan bir kadın doğum profesörünü tavsiye etti. Biz de zaten her şeyi deneme durumundaydık. Doktorumuz, eski usul bir infertilite uzmanıydı. Bana bir bahçıvanı andırıyordu. Çok kısa aralıklarla, sürekli tetkiklerle hastasının durumunu anlamaya ve gözlem altında tutmaya çalışıyordu. Tutunmanın gerçekleşeceği rahim zarının kalınlığını beğenmemişti ve onu artırmaya çalışıyordu. İlk kez birisinin bir sorunu teşhis etmiş olmasından dolayı ben çok mutluydum.

Bu sırada bende garip bir ağrı başladı. Göğsümün üstünde kalp ağrısına benzer bir ağrıydı ve gitmiyordu. 105 kiloydum. Belki de gerçekten vaktim gelmişti. Eskiden farklı olarak ölümden artık korkuyordum. Annemi yalnız bırakma hakkım yoktu. Ardımdan gelecek bir çocuğumun olmasını istiyordum. Ölmeye hakkım yoktu.

Check-Up’ta birçok şey çıktı ama ölümcül bir şey yoktu. Şeker hastalığı öncesi bir durumdaydım. Karbonhidratı diyetimden derhal çıkarmalı ve egzersiz yapmalıydım.  O ölüm korkusu bana önümüzdeki 3 ay boyunca 10 kilo verdirtti. Karbonhidratları kesince açlığım sona erdi. İşimden evime yürümeye ve eve varınca bir şey yemeden yatmaya başladım. Eşim bile benim bu halime hayret ediyordu. Kilom aynı kalsa bile eriyordum.

Doktorumuzu ziyaretimizin 5’inci ayında vaktimizin tamam olduğunu ve gebeliği deneyeceğimizi söyledi. Birlikte olacağımızın iki gün öncesine kadar yumurtanın gelişimini ve gelişini takip ettik. Aynı bir bahçıvan gibi. Bahar aylarında bahçesine girip ağaçlarının tomurcuklarını, besin eksiklerini, zararlılarını kontrol eden bir bahçıvan gibi. Sonuç alana kadar bıkmadan tekrar tekrar bulgulara baktık.

Eşimin adet kanaması geciktiğinde bu sefer çok şaşırmamıştım. Bu süreçte o kadar hayal kırıklığına uğramıştım ki gizli bir sevinçle beklemeyi öğrenmiştim. Test pozitif çıktı. Bir daha denedik. Bu sefer olmuştu. Bir çocuğumuz olacaktı.

Sonsöz:

Hamilelik süreci ve doğumda yaşadıklarımızı size ayrıca aktarmak istiyorum ama bu süreçle ilgili söylemek istediğim birkaç şey var.

Çocuk sahibi olmak belki de ilk kez yaşamınızda kontrolün sizin dışınıza çıktığı bir süreç olabilir. 5 liralık bir eğitiminiz, on liralık bir işiniz olabilir, yüz liralık bir medeniyetin parçası olabilirsiniz. Bunlar hiçbir işe yaramayabilir. İster her şeyin yaratıcısı Allah’ın takdiri deyin, ister parçası olduğumuz evrenin ve doğanın rastlantısal büyüklüğü, bizler bir bütün içinde çok ufağız. Bu karşımızdaki büyüklüğü takdir etmemiz ve ona saygı duymamız gerekiyor. Dua etmek kendi kendine telkinin en güçlü araçlarından biridir. Size bahşedilen şeylere şükredin ve içinden geçtiğiniz şeyi bir çeşit imtihan olarak görün. Siz, istediğiniz için hayatta değilsiniz. Hayatta olmayı istemediğinizde de ölmeyeceksiniz. Size verilen bu ömürde, sizden öncekilere borcunuzu ödemek istiyorsanız vaktiniz geldiğinde yeni bir canlıyı dünyaya getirin.

Genç yaşta evlenen ve çocuk sahibi olan insanları küçük görüyor olabilirsiniz. Tüm aklı fikri hayırlı bir kısmet ve çocuk yapmak olan kızları yadırgıyor olabilirsiniz. Şunu unutmayın. Onlar hayatın en kıymetli değeri olan ömürlerini israf etmekten çekiniyorlar. Oyunla geçirecek vakitleri yok. İş, eğitim, para vs derken siz çok geç kalmış olabilirsiniz. Bunun sorumlusu sizsiniz. Doğada her şeyin bir zamanı vardır. Eğer vaktinizi geçirirseniz, hayat size verdiği onca imkanın sonunda sizi emekliye ayırır. Çiçekler döllenmezse ne kadar güzel olurlarsa olsunlar dökülürler.

Doktorunuzu seçerken ve tedavi sürecinden geçerken teknik süreçler değil de neden-sonuç ilişkisini gözeten bir doktor seçmenizi tavsiye ediyorum. Yaşadığımız çevre bizi sürekli daha sağlıksız daha zor çocuk sahibi olabilir bir hale getiriyor olabilir, ama aynı zamanda tüm süreçleri yakından izlememize sağlayan araçlar da sağlıyor. Bir zamanlar doktorların hayal bile edemeyeceği tanı araçları var. Bu araçları doğal olanı gözlemlemek ve desteklemek için kullanmak lazım. “Yaptık. Olmadı. Bir daha yapalım” bilimsel bir düşünce şekli değil.

Bir erkek olarak doktorların size söylediği “Sağlıklısın” sözlerine itibar etmeyin. Değilsiniz. Kilo vermek, daha fazla egzersiz yapmak ve doğru beslenmek önemli bir fark yaratıyor. 3 yıl boyunca deneyip başarısız olduğum bir şeyde, kilo verip sağlığımı geri kazanarak başarılı oldum. Bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum. İçki ve sigara konusunda da bu sıkıntıya hiçbirinin değmediğini düşünüyorum. Çocuğunuz olsun ne istiyorsanız içersiniz. Ağzınıza bile sürmeyin.

Zamanlama bu işin en önemli faktörlerinden biri. Yumurta hazır olduğunda yeterli kalitede ve yeterli miktarda sperminde hazır olması lazım. Bu zamanla öğrenilen bir şey. Takvimlere ve idrar üzerinde yapılan testlere çok güvenmeyin. Benim eşim bu tarihleri hep yanlış hesaplıyordu. 3-4 günlük bir bekleme sürecine de sıkılmadan uymanız gerekiyor. Yoksa bir ayınız boşa gider.

Son olarak kendinizi yere düşen bir bebek gibi düşünün. Bebeğin bir sefer, üç sefer, beş sefer yerden kalkamaması hiç yerden kalkamayacağı anlamına gelmez. Bir şeylere inanarak, gerçek bir istekle tekrar tekrar denemelisiniz. Geri dönüp baktığınızda tüm o çabaların sizi kalkmaya hazırladığını göreceksiniz. Ben belki çocuğuma hemen sahip olsam gerçek bir baba olamayacaktım. Tüm o hazırlık süreci benim çocuğumun ne kadar kıymetli olduğunu ve ne kadar şanslı olduğumu anlamamı sağladı.

Umarım bu sözler sizleri zor bir zamanınızda bulur ve sizlere biraz da olsa umut verir.

 

Görsel, internetten alınmıştır. 

 

2 comments

  1. Harika bir yazı, 35 yaşında evlenmiş, 40 olmasına ramak kala anne olmuş birine üç tüp bebek denmesinin üçüncüsunde anne olabilme şansını yakalamış biri olarak, duygularımız üç aşağı beş yukarı aynı. .Teşekkürler size ve vesile olan Şebnem hanıma

Leave a Reply