Duyguları saklamak yok! – Şebnem Seçkiner | Mükemmel anne yoktur, kendimizi kandırmayalım…
Loading

Duyguları saklamak yok!

Ailem, arkadaşlarım, sosyal medyadan tanıdıklarım. Herkes aynı şeyi sordu: Neden terapiye gidiyorsun? Cevabı da şu: Kaygılarımla baş edemediğim için. Hayatı kendime zindan ettiğim için. Bardağın dolu tarafını göremediğim için. 

Peki sonuç ne? O kadar iyi geldi ki. Öncelikle evet baba tarafım endişeli, onlardan almışım genleri. Fakat üstüne eklemişim de eklemişim. Onu nasıl yapmışım? Şimdi bunu yazmak istiyordum.

Duygularımı yaşamaya izin vermedim ben. Hiçbir zaman. İşte bir şey oldu, üzülmek yerine sinirlendim. Düşük yaptım, sinirlendim. Arkın’la tartıştım, sinirlendim. Bir şeyi başaramadığımda üzülmek yerine, sinirlendim de sinirlendim. Üzüntüyü bastırdım da bastırdım. Bu duyguları yaşamama da bana yüksek seviyede kaygı ile geri döndü.

Her zaman şükreden bir insanım. Fakat kişi ne yapmalı? Önce üzül, sonra şükret değil mi? Düşükten sonra mesela, gündüz üzülmeyen, dimdik görünen, sürekli “ya daha kötüsü olsaydı” diye düşünen ben, her gece aynı kabusla uyandım. Yine Arkın aynen o günkü gibi elinde kamera ile bebeklerin kalp atışını duymak için beklerken doktorun “ikisi de yok artık, acil almalıyız” dediği kabusla. 14 Ocak 2009’da doktorda yaşadığımız sahneyle… Ya da bundan çok uzun zaman önce, henüz erkek arkadaş – kız arkadaş iken, Arkın Amerika’dan dönmek istemediğini söylediğinde, ayrıldığımızda sadece “tamam” demiştim. Ne bir damla gözyaşı dökmüştüm, ne biriyle üzüntümü paylaşmıştım. Ne oldu sonra? “Aylarca dimdik dur, sonra yere yapış Şebnem” olmuştum. Barıştığımızda Arkın’dan çok kendime kızmıştım. Kısa süre öncesine kadar tam 15 yıl önce yaşadığımız bu olayı başına kakıyordum biliyor musunuz? Sonra bir gün oturdum. O güne gittim. Ne kadar üzüldüğümü hissettim. Ağladım. Geçti. Gerçekten geçti.

Ya da depremden sonra yaşadığım kaygı, kontol çılgınlığı ile baş edemedim. Dedim ki, “utan kendinden, insanlar neler kaybetti.” Oysa yapmam gereken önce korkmak, sonra üzülmek sonra da oturup büyük resme bakmaktı.

Halbuki ben yaşadığım hiçbir olayda hiçbir zaman küçük resmi görmedim. Hep büyük resme bakıp kendimi iyi bir yerde görmeye çalıştım.  Kendimi nasıl bir korumaya aldıysam, üzülmedim, üzülmedim, üzülmedim. başarısızlığa uğradığımda önce üzülüp ardından yeniden denemek yerine hemen denemelere, yeni uğraşlara başladım. O duyguyu beynimin bir kenarında sakladım. Sonuçta patladım işte.

Güçlü durmaya çalışmak yok

Eylül ayından bu yana yaptığımız duygu çalışmaları gösterdi ki, ben heeeep bastırmışım. Hissettiklerimi, kendi hislerimi yok saymışım, görmezden gelmişim. Peki şimdi ne yapıyorum? Üzülüyorum. İşle ilgili bir şey oldu geçenlerde. Eskiden olsa, açar sosyal medyada yazar yazar, Arkın’ı arar bağıra bağıra anlatır, sinirli sinirli tur atardım. Şimdi ne yapıyorum? Üzülüyorum. Hatta oturup ağladım geçen gün bunu yaşadığımda. Ve inanmayacaksınız, öyle iyi geldi ki. Öyle ilaç oldu ki. Kırgınlığımı kabul edip sonra da aynen söylemek öyle hafifletti ki…

Zor, üzücü bir durumla karşılaşınca güçlü durmaya çalışmak yok. Sinirlenmek yok. Üzülmek var. Üzülünce, o olay ile barışıyor, sonra da unutuyorsunuz. Oysa sinirlenince peşinizi bırakmıyor, hep sizinle oluyor ve asla unutmuyorsunuz.

Bu sadece negatif olaylarda değil, her zaman böyle. Çok mutlu olduğum zaman “ama bunu yaşamayanlar var” diye düşünüp mutluluğumu engelledim. Irmak’a hamile olduğum haberini aldığımda da öyle. Korkumdan mutlu olamadım. İşte şimdi izin veriyorum. Duygularımı yaşıyorum. Mutluluğumu da, üzüntümü de, öfkemi de, korkularımı da, cesaretimi de, yorgunluğumu da, yoğunluğumu da…

Ve size de diyorum ki. İzin verin duygularınıza. İzin verin ki başka bir yere yerleşip size acı çektirmesinler, sizi başka bir insana dönüştürmesinler. Ağlamak istiyorsanız ağlayın, kahkaha atmak istiyorsanız gözünüzden yaş gelene kadar gülün. Nasıl zorlamışım kendimi? Ne gerek varmış buna?

Hani hep yazıyordum geçmişe gidiyorum diye. İşte bu yukarıdakileri yapmak için gidiyordum. Çözmek için. Bugün uçak konusunu konuştuk mesela. Deprem, uçak… Ve şu anda kendimi kuş gibi hafif hissediyorum. Şimdi binip 12 saat uçabilecekmişim gibi…

Aşağıdaki fotoğrafta da göreceğiniz gibi, Arkın bana mesaj göndermek için bizim kara tahta sticker’a not yazmıştı. Şimdi ben de bu yazının en üstündeki fotoğraftaki notu yazdım. Arkın da okusun, Irmak da. Bu evde duyguları saklamak yasak artık. Ne hissediyorsak onu yaşayacağız. Hem de hep beraber!

 

2 comments

  1. Yazdıklarını okuduktan sonra sanırım ben de duygularımı fena halde bastırıyorum diye düşünmeye başladım. Kapanmamış öyle çok hesabım var ki. Ama duygularına izin ver, onları yaşa demek; söylemesi kolay, yapması zor bir şey. Bunca sene tersini yapmış biri, nasıl öğrenecek duygularını yaşamayı? Serbest bırakmayı? Can çıkıyor, huy çıkmıyor işte. Malesef…

Leave a Reply