Kuaförümü değil geçmişi buldum - Şebnem Seçkiner | Mükemmel anne yoktur, kendimizi kandırmayalım...
Loading

Kuaförümü değil geçmişi buldum

Bu yazı her zamankinden uzun olacak, şimdiden söyleyeyim. 😊

Biliyorsunuz, yaklaşık üç hafta önce kitabım çıktı. #bendeğilhormonlarımyaptı diyerek sığındım tüm delilikler gün yüzünde. Her zaman hayalimdi kitap, hep geriye attım. Ta ki teklif gelene kadar. Sonrasına birebir şahitsiniz zaten. Gazeteci ben, eskisi gibi hareketlendim birden.

Tatlı telaşeli koşturmalı günlerdeyim. Bir yandan çok yorgunum. Diğer yandan da ne yalan söyleyeyim mutluyum, kendime daha çok bakıyorum. Geçen gece uyumadan önce makyajımı temizlememe şaşırdım mesela. Onu bile unutuyordum eskiden. Önemsemiyordum.

Şimdi okuyacaklarınız başta kişisel bakım gibi görünse de, saçtan kaştan bahsetse de aslında derinlerde başka şeyler barındırıyor. Mesele saç değil yani.

Sinan vardı. Her zaman gittiğim kuaföre çalışan. Belime gelen saçlarımı üç numara kesen, saçımı şekilden şekle sokan, ne zaman “hadi” desem “sana yakışmaz, şöyle olsun” diyen. 20 yaşımdan 25’e kadar her anıma şahit olan. Yaşadığım her travmada suçu saçımdan çıkartırken beni durduran, doğrusunu gösteren. Gerçi birkaç kez mavi ve yeşile boyadık da çaktırmayalım. Bir anda çalıştığı yerden ayrıldı Sinan. Ulaşamadım. İzini bulamadım… Tamam, kıvırcık ve gür saçı herkes kesemez de buradaki olay farklıydı. Ruh halime göre saç yapmak, beni anlamaktı. Dışarı yansıtamadığım, yüksek sesle itiraf edemediğim duyguları birkaç hamleyle konuşma balonu gibi dışa vurmaktı. Bazen öyle olurdu ki, çok istememe rağmen, o saç tıraş makinesiyle kazınırken gözümden yaş akardı. Saçım kısaldığı için değil, sevdiğim gittiği ve mutsuz olduğum için…

Yakından tanıyorsunuz beni. Pek bakımlı değilimdir hemcinslerim gibi. Kaşlarıma dokundurtmam, ilk kez geçen hafta düzeltildi. (Göz altı dolgusu hariç konuşuyorum.) Ama saç başka mesele. Sevincim de üzüntüm de saçıma yansır. Ruh halim oradan anlaşılsın isterim. Yorgunken toplarım, iyiysem mutlaka bir dokunuş vardır, umudumu kestiysem her şeyden zaten paspas gibi dolanırım. Misal, saçımı kazıttığımda annem çok ağlamıştı “iyi misin” diye. Biliyordu çünkü iyi olmadığımı… Hissediyordu canımın acıdığını ve benim acıyı başka yere yansıtmaya çalıştığımı. Gerçi “genç” hissetmek istediğim zamanlarda da kestirdim de kimseye anlatamadım bunu. Adım çıktı 9’a, inmez 8’e…

Bugün, bu yazıyı yazdığım 15 Kasım 2017, Ömür Kurt’la buluşmak için Nişantaşı’na gittim. Heyecanlıydım, çünkü kitabım için röportaj yapacaktık. Heyecan dorukta. Düşünsene… Kitap yazmışsın. İki hafta sonunda ikinci baskıya geçmiş. Hürriyet gazetesine çıkacaksın. Eski gazeteci olarak, şimdi bir gazetecinin sorularını yanıtlayacaksın. İnsanın yerinde durması imkansız.

Bir zamanlar karşısındakine ters köşe sorular soran Şebnem, aynılarıyla karşılaşacak. Midede kramplar. Diğer yandan dediğim gibi cesur söylemler içeren kitabın hakkında konuşulacak olmasının heyecanı…

11’de görüşürüz diye sözleştik Ömür ile bir gece öncesinde. Erken çıktım yola. Trafiği atlatayım, ilk gördüğüm kuaföre kendimi atayım diye. Kendi kuaförüme gidip yetişememe stresi yaşamak istemedim.

Babama benziyorum işte. Erkenden orada olmalıyım yoksa mide spazmı geçireceğim. Biliyorum, geç kalırsam burnumdan gelecek. Erken gitmek en iyisi. Neyse… Gittim, City’s AVM’ye park ettim. Kuaför aramaya başladım. Bir yandan da içimden “Yahu Nişantaşı’ndayım. 20 TL’lik föne kaç TL vereceğim acaba” diye düşünüyorum.

Yürürken kırdığım ayağımı burktum. Düz yolda. Düz ayakkabıyla. Haliyle korktum. Anında şişti çünkü. “Offf” dedim, “Aramayacağım kuaför falan. Bu da benim lüksüm olsun, ilk gördüğüm salona gireceğim.”  Sola baktım, Teşvikiye Cami, sağa baktım, hah işte bir kuaför salonu var orada. Daldım içeri. “Günaydın, fön çektirmek istiyorum ancak sürem kısıtlı” dedim. Saçım yıkanırken içeriden biri geldi, beyaz saçlı…

  • Hoşgeldiniz. Sizi tanıyor olabilir miyim?
  • İmkansız. 39 yaşındayım, hayatımda ilk kez Nişantaşı’nda bir kuafördeyim.
  • Yok yok, Göztepe’den, kıvırcık gür saçlısınız siz… Tanıyorum.

Şoklardan şok beğendim. Birkaç saniye sürmedi “Aaaa Sinan” diye bağırmam.

Ağlasam, makyaj akacak. Bir kavuşma anı var ki, evlere şenlik. Sen yıllarca Sinan’ı ara, adam meğer Nişantaşı’nın göbeğinde kuaför salonu işletiyormuş. Konuştuk, konuştuk. Ama dokunsan, ağlamayı geçtim, fenalığa doğru yol alacağım. (Buradan anlıyoruz ki İkizler burcu da duygusal olabiliyormuş.)

Çünkü Sinan’ı görmek, geçmiş görmekti benim için. Kitapta yazdım Arkın’la yaşadığımız süreci. Ayrılıyorduk, ben oradayım, saç değişiyor. Barışıyoruz, oradayım, saç yine değişiyor. Bazen sırf konuşmak için giderdim. (Kuaförlerin bizlerden çektiği de ayrı bir yazı konusu aslında.)  Şaka maka adam ciğerimi biliyor yani. Hatta annemi aradım. “Bil bakalım ben neredeyim, yıllar sonra kimi buldum kuaför ararken” dedim. “Uzun saçlı, senin kafanı tıraş eden çocuğu mu” dedi. Çok kızmıştı çünkü bana.

Ben, 39 yaşında Şebnem, bugün kendimi yeniden 24 hissettim. Hatta 21, 22, 23… O saçın şekilden şekle girmesi, hıncımı ondan almam…

Sinan’ı görünce aklıma gelenleri sıralasam…

Arkın’la arkadaştık, sevgili olduk.

Mutluyduk, eğleniyorduk derken Amerika’ya yüksek lisansa gitti. Bir anda mutsuz olduk.

Üzüldüm, saçımı kazıttım.

Bunaldım, mavi yaptık.

İyi hissettim, turuncu yaptık.

Geldi, uzattım.

Yine ayrıldık, yine kestirdim.

Ben evet, eski kuaförümü buldum da… Asıl mesele şu ki, geçmiş geçti gözlerimin önünden.

Ağlayarak, yüzüm gözüm şiş gitmem ya da tam tersi “Arkın’la partiye gideceğiz öyle bir saç olsun ki damga vursun” demem…

Bugün ben sadece eski kuaförümü bulmadım. Geçmişe gittim aslında. En sevindiğim, diğer yandan da en üzüldüğüm yıllara gittim.

Bir sahne var gözümde. Amerika’ya gidiyor artık. Her şey hazır. Havaalanındayız. Annesi, babası. Yani şimdiki kayınvalidem, kayınpederim, arkadaşlarımız. Sohbet ediyoruz. Zaman uçuyor. Durdurmak istiyorum. Ne mümkün. Boğazımda bir düğüm. Anons yapıldı, Arkın hareketlendi. Vedalaştık. Gitti. Evet gitti. Türk filmlerindeki gibi “vazgeçtim” cümlesini beklesem de adam gitti işte. O sırada yiğitliğe bok sürdürmeyen ben, gazeteye döndüm, ağlama komasına girdim. Dediler “sen iyi değilsin, hadi eve dön.” Dönmedim. Döner gibi yaptım da Sinan’a gittim. Saçımı tıraş ettik. Sandım ki her şey geçecek o saç kazınırken.

Çok uzun sürdü üzüntümü böyle davranarak yenemeyeceğimi anlamam. Ama bize dayatılan ne? Üzülme. Hep şükret. Hep daha kötüsünü düşün.

Tamam. Her zaman her şeyin daha kötüsü var. Fakat bırak da üzüleyim. Bırak da ne yazık ki üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra öğrendiğim “Önce küçük resme bak üzül, sonra büyük resme bak şükret”i uygulayabileyim.

Sevdiğim gitmiş. Sevdiğimi geç, yanında ben olduğum, ismi lazım değil bir markadan aldığımız aynı pantolonu alıp ters giyip caddede yürüdüğüm insan gitmiş. Üzülmek hakkım değil mi?

Şimdi, bu satırları yazarken çamaşır makinesinden “bip” sesi geldi. Hayatın gerçekleri. Şu an gece 12 ve çamaşır yıkıyorum. Gittim, çıkardım çamaşırları, kurutmaya attım. Ardından başımı yatak odasına uzattım.

Yaşadığım duygu yoğunluğundan habersiz Arkın, kızımızla uyuyor. Çünkü körle yatan şaşı kalkar misali artık ben de anlatamıyorum hislerimi. Akşam tartıştığım adama gece yatarken “tamam geçti, sorun yok” diyemiyorum. Ancak o uyurken onsuz günleri düşünüp toparlıyorum bünyeyi. Bu da benim geçmişi düşünüp, aşık olup, ilişkiyi dinç tutma yöntemimdir belki. Kim bilir…

Çünkü böyle seviyorum işte. Gözünün içine bakarak “seni seviyorum” diyemiyorum, ama o içeride çocuğumuzla uyurken geçmişe gidip lanet okuyup ardından aşık olabiliyorum.

Ben de böyleyim.

İçimdeki sevgiyi noktasından virgülüne yansıttığım tek bir kişi var. O da kızım. Kızımız.

Dışarıdan bakınca “Ne var canım, eski kuaförü bulmuş” denebilir. Fakat aynen yukarıdaki satırlarda anlattığım gibi, bugün geçmişe bir ayna oldu benim için.

Sinan… İyi ki “10’da geleceğim” diyen kişi gelmemiş de benimle denk gelmişsin. Sayende geçmişe gittim, gerek kendimi gerek Arkın’ı içimde affettim ve bugüne döndüm.

Hiçbir şey tesadüf değil…

Her seferinde Sinan’a gidemem. Bir fön için Göztepe’den Nişantaşı’na gitmek akıl kârı değil. Kesim konusunda affetmem ama, oradayım. Ve biliyorum ki ne zaman gitsem geçmiş orada.

Ya… Bir fönden nereye işte. Bastırılan duygular böyle patlıyor. Bu gece bir kez daha şahit oldum buna.

Dinlediğiniz, daha doğrusu okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Sizinle her şeyi paylaşmak öyle harika ki…

 

 

 

3 comments

  1. Yine yine süpper bir yazı yemin ederim yanındaymışım da o anı yaşamışım gibi çok yaşa sen emi Şebnem💞

Leave a Reply